Mustafa Akyol: İslam’da inanç ve gelenek çatışması

Yorum bırakın

Filed under Genel

Kur’an-ı Kerim’de matematik hatası yoktur !

 Quran-Miracle ‘da yer alan ve ateistlerin Miras bölüşümü hususundaki çirkin iftiralarına güzel bir yanıt niteliğinde olan İslamda Miras Hukuku ve Avliyye ve Reddiyye yazısını alıntılama ihtiyacı hissettim. Zira bu konuda ciddi bir kara-propaganda var ve bunlar yüzünden birçok dimağda soru işaretleri meydana geliyor. Bu soru işaretlerinin yok olması ümidiyle;

İslamda Miras Hukuku ve Avliyye ve Reddiyye

İslam’ın mirasla ilgili hükümlerini düzenleyen ayetler temel olarak Nisa suresi 11 ve 12. ayetlerdir. Bu ayetlerde mirasçıların hakları belli oranlar verilmek suretiyle düzenlenir. Aşağıda bu ayetleri veriyorum:

Nisa / 11-12 (Y. Nuri Öztürk)
Allah size çocuklarınızla ilgili olarak şunu öneriyor: Erkek için, iki dişinin payı kadar. İkiden fazla kadın iseler ölenin bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer çocuk sadece bir kadınsa, mirasın yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, geriye bıraktığından ana-babanın her biri için altıda bir hisse olacaktır. Ölenin çocuğu yoksa ve kendisine ana-babası mirasçı olmuşsa bu durumda anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasının payı, yapacağı vasiyetten ve borcundan arta kalanın altıda biridir. Babalarınız var, oğullarınız var. Siz bunlardan hangisinin yarar bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Allah’tan gelen bir buyruğu önemseyin. Hiç kuşkusuz Allah herşeyi bilir, tüm hikmetlerin sahibidir.
Zevcelerinizin geriye bıraktığının yarısı sizindir, eğer onların çocuğu yoksa. Eğer onların çocuğu varsa, vasiyet ettikleri ve borçları ödendikten sonra geriye bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Eğer sizin çocuğunuz yoksa bıraktığınızın dörtte biri zevcelerinizindir. Eğer sizin çocuğunuz varsa bu durumda, yaptığınız vasiyet ve borcunuz ödendikten sonra geriye kalanın sekizde biri zevcelerinizindir. Eğer miras bırakan erkek veya kadının ana-babası ve çocuğu yok da erkek kardeşi veya kız kardeşi varsa, bu kardeşlerden herbirine altıda bir düşer. Kardeşler bundan fazla ise bu takdirde onlar, yapılmış bulunan vasiyet ve borç ödendikten sonra üçte bire ortaktırlar. Kimseye zarar verilmemelidir. Allah’tan bir öneridir bu. Allah Alîm’dir, Halîm’dir.

Bu ayetlerde verilen oranlardan yola çıkan bazıları kendi akıllarınca enteresan miras paylaşımı senaryoları üreterek İslam’a ve Kuran’a saldırmaktadırlar. Konuyu bir örnekle açıklayalım: “Bir adam ölür ve geride bir anne, bir baba, üç kız evlat ve bir de eş bırakır. Miras nasıl paylaşılacak?”. Bu örneği ortaya atan kişiler çözümü de (!) kendileri verirler: “1/6 + 1/6 + 2/3 + 1/8 = 1,125”. Yani oran 1,0 dan büyük, o halde Kuran’da matematik hatası var!

Benzer bir duruma ilişkin ilk problem Hz. Ömer zamanında ortaya çıkmış ve sahabeler bu problemi “avliyye” dedikleri bir yöntemle çözmüşlerdir. Bu yöntemin ne olduğunu anlatacak değilim, isteyen internette yöntemle ilgili kaynak bulabilir. Ancak bu yöntem inkârcıları (ve belki de bazı inananları) ikna etmemektedir. Onlara göre bu yöntem bir hileden başka bir şey değildir. Bu yöntem ilk başlarda benim de aklıma pek yatmamış ve ciddi bir şekilde Kuran’dan şüphelenmeme neden olmuştu.

Aslında problemin kaynağı Kuran’ın bu ayetlerinde verilen oranları “mutlak” oranlar olarak kabul etmekten kaynaklanıyor. Yani örneğin 3 kız kardeş için verilen 2/3 oranı “mutlak” bir oran farz ediliyor. İyi de gerçekten öyle mi? Bu oranlar mutlak oranlar mı, yoksa bir tür “tavan” ya da “taban” değerler mi? Bu oranların “mutlak” olmadığını iddia etsek bile, buna Kuran’dan delil getirmediğimiz takdirde kimseyi ikna edemeyeceğimiz çok açık…

Bu amaçla öncelikle Nisa/11 ve Nisa/12 ayetlerini incelememiz gerekiyor. Bu ayetlerin sonunda yer alan ifadeler bu açıdan oldukça önemli: “ferıdatem minellah” ve “vesıyyetem minellah”. Sadece 2’şer tane Arapça kelime! Bu ifadelerden yola çıkarak bu oranların mutlak olduğu kesinlikle iddia edilemez. Ancak buna rağmen bazıları örneğin A. Yusuf Ali İngilizce mealinde “bu sabit oranlar Allah tarafından emredilmiş/belirlenmiştir” şeklinde bir çeviri yapmış. Bu 2 kelimenin neresinde “sabit oranlar” lafzını gördü bilmiyorum, ona sormak lazım! Örneğin M.H. Shakir “ferıdatem minellah” ifadesini “bu Allah’tan bir buyruk/düzenlemedir” şeklinde çevirmekle yetinmiş. Yukarıya aldığım Nisa/11-12’nin Türkçe çevirileri ise Y. Nuri Öztürk’e aittir. Bu ifadelerle ilgili bir diğer nokta da şu: Her 2 ifade de verilen oranlardan hemen sonra gelmiyor. İlk ayette araya “Babalarınız var, oğullarınız var …” diye başlayan 2 cümle giriyor, ikincisinde ise arada “Kimseye zarar verilmemelidir” şeklinde bir ifade mevcut. Şu halde “Allah’tan bir buyruk” ya da “Allah’tan bir görev” olan şey nedir? Bu oranları sabit kabul edip aynen uygulamak mı? Babalar ve oğullar ve diğer mirasçılar arasında ayırım yapmayıp adaletli bir dağılım yapılmasına izin vermek mi? Bence ikincisi! Aslında bu “emrin” ne olduğunu anlamak için bu ayetlerin devamına bakmak gerekiyor.

Kuran’da bu oranların “sabit” ya da “mutlak” olmadığına dair delil hemen bu ayetlerin devamında mevcut… Surenin 13 ve 14. ayetleri aynen şöyle:

Nisa / 13-14
İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve onun resulüne itaat ederse Allah onu, altından nehirler akan cennetlere, orada sürekli kalıcılar halinde, sokar. İşte bu, en büyük başarıdır. Kim de Allah’a ve onun resulüne isyan eder, Allah’ın sınırlarını da aşarsa, Allah onu, içinde sürekli kalıcı olarak ateşe sokar. Artık onun için yere batırıcı bir azap vardır.

“İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır” şeklinde çevrilen ifadenin Arapçası “Tilke hududu(A)llah”. Yani çeviride bir hata/kasıt yok. Hudut kelimesi Türkçe’ye de geçmiş bir kelimedir. Sınır kelimesinin ise ne anlama geldiği herkesçe malum. “Aşılmaması gereken bir nokta, bir çit, bir değer”… Yani bu oranlar sadece birer sınır ve asıl olan bu “sınır” değerlerini aşmadan onlara yaklaşmak… Dolayısıyla bu oranların “mutlak” olduğunu iddia etmenin hiçbir temeli yok…

Şimdi sorun şu: Yukarıdaki ayetlerde geçen “emir” kelimesiyle aşağıdaki ayetlerde geçen “sınır” kelimesi birbiriyle nasıl bağdaşır? Aslında yanıt çok basit: Allah’ın emri olan şey bu sınırlara riayet etmek! Bu sınırlara riayet etmek ise onları aşmamak ve onlara mümkün olduğunca yaklaşmak ile olur. Yani “emrin” ne olduğunu anlamak için önce aşağıdaki ayetlere bakmak ve sonra dönüp “emri” buna göre değerlendirmek gerekiyor. Kısacası Allah’ın emri olan şey mirasçılar arasında ayrım yapmayarak verilen oranları birer “sınır” olarak alıp bunlara uymak! (Ama sonuçta bunların “sınır” olduğunu unutmamak şartıyla!)

Bu “sınır” olgusunun bu şekilde ifade edilmesinin de bazı sebepleri var: Örneğin 2’den fazla kadın ise 2/3 olarak verilen oran, “en fazla 2/3” ya da “2/3’e kadar” olarak verilebilir ve böylece bunun bir üst limit olduğu açıkça ortaya konabilirdi. Ancak bu durumda neler olacağını tahmin etmek güç değil. Bu tarz bir ifadeden istifade eden birileri mirasçı 3 kıza 2/3 oranında pay vermek yerine 1/10 ya da belki hiç pay vermeyebilirdi. Dolayısıyla Nisa/11 ve 12’de “en fazla 2/3” ya da “2/3’e kadar” tarzında ifadelerin kullanılmaması anlamlıdır.

O halde asıl olan bu oranlara mümkün olduğunca uymaya ve yaklaşmaya (!) çalışmaktır. Ancak sonuçta bunlar bir “sınırdır”. Yani mutlak oranlar değildir. Matematikteki limit kavramının buna çok benzer olduğunu bilenler bilirler. Bilmeyenler bilenlerden sorsun öğrensin!

Bu “sınır” kavramına başka ayetlerde de rastlıyoruz. Örneğin oruçla ilgili bir ayet olan Bakara/187’de de bazı sınırlar konuyor:

Oruç günlerinin gecesi kadınlarınızla ilişkide bulunmanız size helal edildi. Onlar sizin için bir giysi, siz de onlar için bir giysi durumundasınız. Allah nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Şimdi onlarla ilişkide bulunun, Allah’ın sizler için yazdığını isteyin ve fecrin beyaz ipliği siyah iplikten sizce seçilinceye kadar yiyin, için, sonra da ertesi geceye kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte siz, mescitlerde itikaf halinde iken onlarla ilişkide bulunmayın. Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır; sakın onlara yaklaşmayın! Allah böylece, sakınıp korunsunlar diye insanlara ayetlerini iyice açıklıyor

Yukarıdaki ayette yiyip içme için ve cinsel ilişki için bazı sınırlar konulmuş. Bu ayette yiyip içmeyle ilgili sınırın “kadar” denilerek verildiğine dikkat edin. Çünkü burada “kadar” ifadesinin kullanılmasının miras ayetlerinde olduğu gibi bir risk oluşturmadığı açık…

Bir başka ilginç nokta da Nisa suresi ayet 14 ile yukarıdaki Bakara/187’yi karşılaştırınca ortaya çıkıyor. Bakara187’de Allah’ın sınırlarına “yaklaşılmaması” emrediliyor. Oysa Nisa/14’te “aşılmaması”. Eğer Nisa/14’te de “yaklaşmayın” denseydi benim yaptığım tüm bu yorumlar geçersiz olurdu! Hele hele matematikteki limit kavramı ile kurduğumuz benzerlik tamamen geçersiz hale gelirdi. Ne dersiniz? Neden burada “yaklaşmayın” denmiyor da “aşmayın” deniyor? Şans mı? Hiç sanmam!

Ne ilginçtir ki mirasla ilgili ayetler bize bu oranların “mutlak” olmadığı çıkarımını yaptırabilecek şekilde devam ediyor. Tabii bir inkârcıyı bu bile ikna etmeye yetmez. O bunu kelime oyunu olarak görecektir. Kuran’ın bu çıkarımı yapabilmemize imkân vermesini ise ya hiç değerlendirmeyecek ya da sadece “şans” olarak değerlendirecektir. Bunun farkındayız. Ama önemli olan bizim aklımızın huzur bulması…

Bu “sınır” çıkarımı aynı zamanda Hz. Ömer zamanında yapılan “avliyye” uygulamasının da son derece yerinde ve makul bir yöntem olduğunu göstermektedir. Çünkü her ne kadar Kuran’da verilen oranlar bire bir elde edilmese de, konulan “sınır”lar asla aşılmamaktadır. Avliyye uygulamasında mirasçılar Kuran’da verilen oranlardan daha düşük bir pay almakta ve Kuran’ın “sınırları” bir tür “tavan (üst limit)” görevi yapmaktadır ve “sınır” (aşağıdan yukarıya) aşılmamaktadır.

Reddiyye ise bunun tam tersi durumlarda uygulanan bir yöntemdir. Yani mirasçıların Kuran’da verilen paylarının toplamı 1,0 dan daha düşük çıkmaktadır. Bu durumda da mirastan artan kısım yine mirasçılara Kuran’daki payları ölçüsünde bölüştürülmektedir.

Reddiyye işlemindeki paylaşım oranlarına itiraz etmek için sadece mantıkla düşünme hastalığına yakalanmış olmak ve sağduyudan yoksun olmak gerekir. İçimize sinmese de biz yine de böyleleri için de bir açıklama yapalım: Reddiyye işleminde Kuran’da verilen “sınır”lar bir tür “taban (alt limit)” görevi yapmaktadır. Sonuçta da “sınır”lar aşılmamakta (bu defa sınır yukarıdan aşağıya!), kimsenin hakkına tecavüz edilmemektedir.

Meseleyi bir Kuran ayetiyle noktalamak istiyorum:

Bakara / 26
Allah bir sivrisineği, hatta üstündekini örnek vermekten sıkılmaz. İman edenler bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Kafirler ise: “Allah böyle bir örnek ile ne demek istemiş?” derler. Evet! Allah onunla bir çoğunu da şaşırtır, yine onunla bir çoğunu yola getirir. Onunla ancak fasıkları şaşırtır.

 

 

1 Yorum

Filed under Ateist Yanılgılar

Lesley Hazleton: Kuran’ı okumak üzerine

Yorum bırakın

Filed under Genel

İmtihan ve Ateist yanılgılar

Youtube’da “The Amazing Atheist”(TJ) tarafından hazırlanan “God Fails The Test” videosu Allah imtihanı geçemedi ismiyle Türkçe’ye çevrildi, Şüpheci Melek tarafından paylaşıldı ve ateistler kendilerine yeni bir tatmin metası daha buldu. İnsan azmanı TJ’in hazırladığı bu video aslında İslam hakkındaki cehaleti ve ateizmle gelen, dayanılması güç “sığlığı” gözler önüne seriyor. Hayatın imtihan olduğuna dair İbrahimi dinlerin ortak öğretisini, klasik ezberlerle çökertmeye çalışan video, aslında inanmayanların bilgi birikimini göstermesi açısından “deneysel”. Videodaki hataları, yanlışları, saçmalamaları teker teker ortaya çıkaralım;

1.Cennete yahut cehenneme giden insanların buralarda ebediyete kadar kalacağının” İbrahimi dinler tarafından söylendiği iddia ediliyor. Bu açık bir çarpıtmadır. Cennete giden insanlar ebediyete kadar cennette kalırlar ancak içinde imanı olup yalnız günahkar olan insanlar ise önce günahları için cehenneme sonra ise cennete gönderilir. Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor;

Hakkıyla cehennemlik olan cehennemlikler var ya, onlar cehennemde ne ölürler ne de yaşarlar. Lakin günahları sebebiyle ateşe duçar olan bir kısım kimseler vardır ki, ateş onları tamamen öldürür. Yanıp kömür olduktan sonra, kendilerine şefaat edilme izni verilir. Böylece grup grup getirilirler ve cennet nehirlerine dağıtılırlar. Sonra: “Ey cennet ehli! Bunların üzerlerine su dökün” denilir. Bunlar, sel yatağında biten bir ot gibi yeniden biterler.

Videoda deniyor ki “eğer 1 alırsan cehenneme 5 alırsan cennete gidersin, bunların arasında başka bir not yoktur, 3 falan alamazsınız“. Ancak hadisten anlaşıldığı üzere 1 ile 5 arasında başka notlar da var ve bu aradaki notlar hasebiyle, cehenneme giden bazı kişilerin daha sonra cennete gitmesi de mümkün. Pek âlâ 3 de alınabilir, imtihan sonucunda.

2. Diğer çarpıtma ise Allah’ın yaptığı imtihanın adil olmadığına yönelik. Şöyle bir örnek var videoda; “Farz edelim ki adı Bob olan biri var; karısını sürekli döven, çocuklarını kamçılayan, her türlü iğrençliği yapan biri ama İsa’ya kendini bağışlaması için dua ediyor ve cennete gidiyor“. Örnekte çok büyük bir hata var. Çünkü Bob, Tanrı’ya ya da İsa’ya karşı bir suç işlemiyor, kullara karşı bir suç işliyor. Yani ortada “kul hakkı” var. Bu durumunda Bob’u bağışlayacak tek merci, mağdur kullardır. Şayet zulmettiği insanlar onu bağışlamazsa, Bob kıyamette cennete gidememe tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Hadis-i Şerif gayet net;

Müflis, şu kimsedir ki, kıyamette, amel defterinde pek çok namaz, oruç ve zekat sevabı bulunur. Fakat, bazılarına çeşitli yönden zararı dokunmuştur. Sevapları, bu hak sahiplerine verilir. Hakları ödenmeden önce sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları, bunun üzerine yükletilip Cehenneme atılır.

Muhakkak ki mağdur olan hakkını alır, zulmeden ise yaptığının cezasını çeker. Allah’ın tamamen insan iradesine bıraktığı bir mevzu. Ve bireyin İslamiyet açısından ne denli önemli olduğunu göstermesi açısından da çok mühim. “Din” videoda bahsedildiği gibi salt imani ritüellerde bulunma, inandığın “metafizik güce dua etme ve bu güç tarafından bağışlanma” cenderesinde bir olgu değildir. Din; dünya hayatındaki amellerini düzenler, prensipler getirir ve bu ameller doğrultusunda sana hak ettiğini sunar. Dünyada yaptığımız ve başka kulların mağduriyetine sebep veren eylemlerimizin panzehiri dua değil, hakkını aldığımız kullar tarafından bağışlanmaktır. İslamiyet’te kul hakkı dinler üstü bir kavramdır. Şayet bir Müslüman, inançsız birinin hakkına giriyorsa; kıyamette inançsız insan Müslüman’dan kendi hakkını alacaktır. Videoda lanse edilmeye çalışılan; “insaniyetten, insanlıktan uzak salt göklere hapsolmuş, bireyi yok sayan, her türden hatanın tek bir duayla affolunduğu” bir din şablonu. Ancak hakikat böyle değil.

3. Yanlışın, hatanın sonu yok. Videoda bir örnek daha veriliyor; “Hayal edin, Linsy adında lösemili küçük bir kız var ve ölmek üzere. Dini kabul etmek için zamanı olmadı. Bu yüzden de cehenneme gidecek.” Ne tarafını düzeltmem gerekiyor, çözemedim doğrusu. Gerçekten ahmakça bir örnek. Peygamber efendimiz buyuruyor;

Peygamber cennetliktirşehit cennetliktirçocukken ölen cennetliktir, diri diri gömülen çocuk cennetliktir.

Bu yönde birçok hadis-i şerif var. Çocuk yaşta ölenlerin cehenneme gitmesi söz konusu dahi değil. Ayrıca her insan iman etmiş şekilde doğar. “Dini kabul etmek için zamanı olmadı” ifadesi kadar saçma, gereksiz, hatalı, çarpık bir ifade olamaz. İnsanlar imanlı doğar, buluğ çağına girmeleriyle beraber imanlarının gerekliliklerini yerine getirmeleri beklenir. Yani 2 yaşında ölen Linsy imanlı olarak ölmektedir.

Peki bu haksızlık mıdır? Bu sorunun cevabı kendinizi hayatta nasıl konumlandırdığınıza bağlı. Nefsi Tanrı, ibadeti yük olarak gören biriyseniz “evet haksızlık”, ancak nefse değil Allah’a tapıyorsanız, ibadetler-dini emirler sizi daha hür kılıyorsa “hayır haksızlık değil”.

4. İmtihanın parametrelerinin tam olarak tanımlanmadığı ya da farklı dogmalar tarafından farklı şekilde tanımlandığı iddia ediliyor. İnsan, bakmak istediği noktadan bakıyor olaylara. Belki, parametreler çok net. Belki, tüm peygamberler aynı parametreleri söylüyor. Belki, parametrelerin farklıymış gibi gözükmesinin nedeni tahrif ve beşer. Bu “belkiler” çoğaltılabilir. Biraz mantık ve akıl tüm sorunları çözecek olsan şey. Bir peygamber çıkıyor ve kendisinin son peygamber anlattığı dinin son İbrahimi din olduğunu söylüyor. Ve ilginçtir 1400 yıl geçmesine rağmen ne böyle bir din ne böyle bir peygamber ne de böyle bir kitap geliyor. Belki de parametreler çok net  ve belki de tüm parametreler Kur’an-ı Kerim’de saklı. Diğer kutsal kitaplarının sahih, bozulmamış olduğunu kimse iddia edemez. Oysa Kur’an, Allah’ın bin yıllardır  peygamberler vasıtasıyla anlattığı hakikatlerin, imtihan parametrelerinin yer aldığı son ve en net kitap.

5. Allah’ın imtihanına getirilen bir “eleştiri” de, herkese aynı zorlukta soru sorulmadığı. Yani kiminin imtihanı daha zor oluyor kimininse daha kolay. Peki bu adalete aykırı mıdır? İnsanlar imtihanlarının zorluklarına göre ödüllendirilecekse niye adaletsizlik olsun ki? Şayet imtihan dereceleri farklı, ödüller aynı olsa bir adaletsizlikten bahsedilebilirdi ama imtihanın güçlüğü ile ödülün büyüklüğü arasında bir pozitif korelasyon var. Allah yaptığı her işte adildir.

6. Ateistlerin klasik bir “kader” bakışı vardır. Videoda bu klasik bakışı görebiliyoruz. Deniyor ki “Madem Tanrı her şeyi biliyordu niye bizi imtihan ediyor?” Doğan bir bebeğin büyüyeceğini biliriz ya da çocukluk şarkımızda olduğu gibi “tohumların fidana fidanların ağaca ağaçların ormana” dönüşeceğini biliriz ama hiçbirimiz “yahu sonunu bildiğimiz şeyin gelişim sürecini izlemek çok saçma, neticeye gelelim, arayı pas geçelim” demeyiz. İnsanın da kaderi bellidir, Allah geçmişimize-geleceğimize hakimdir. Ancak bu hakikat bizlerin dünya üzerinde yaşamamız gerektiği, gerçeğini de değiştirmez. Ve insan kaderinin çiziminde pasif değildir. Kaderi külli irade ve cüz-i irade çizer. Allah her şeyi bilendir ancak Allah her şeyi yapan değildir. Bunun için insanın iradesi vardır. Ve bunun için dünya hayatı, imtihan alemi olmalıdır.

İnsanın dünyaya gönderilmesinin bir hikmeti ise insanın kendi kaderine şahitlik etmesidir. Ödüllendirilip-cezalandırılmamıza sebep olacak şu dünya hayatını insan yaşamalıdır, yaşamadığı bir şey için ödüllendirilmek ya da cezalandırılmak çok mu normal olurdu?

***

Sıradan, gereksiz ve cahilce argümanlardan ibaret bir video. “Canım istemediği için inanmıyorum” demek varken insanların; sinekten yağ çıkartması, türlü bahaneler bulması İslamı değil ama kendilerini çok zor durumda bırakıyor.

12 Yorum

Filed under Ateist Yanılgılar

Evrendeki ince ayar

Evren özel olarak ayarlanmış formüllerle-prensiplerle örülü. Tahayyüllerimizin sınırlarını zorlayacak bir ayar ve denge var.

Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık. (Kamer, 49)

Ayet-i kerimede de belirtildiği üzere evrenin her köşesine “ölçü” hakim. Moleküller de galaksiler de bu şaşmaz ölçüye göre var. Bahsettiğimiz ölçü optimum seviyede. Evrendeki bu ayar bu ölçü biraz az olsa ya da biraz fazla olsaydı ne hayat olurdu ne evren. Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi isimli kitabında “elektronun yükü” ile ilgili şu hakikati vurguluyor;

Eğer elektronun yükü, az bir farkla başka bir değerde olsaydı, yıldızlar hidrojeni yakıt olarak kullanamaz ve sonuçta ışıldayamazdı. Böyle bir durumda patlayarak ölüme giden yıldızlardan artakalan demir, fosfor gibi hayat için gerekli olan ağır elementler de üretilemezdi. Sonuçta hayat gerçekleşmezdi.

Görüldüğü üzere “elektronun yükü” ile ilgili Allah’ın koyduğu ölçü hayatı var edecek derecede mükemmel. Evrenin bu mükemmelliğini Steven Weinberg, The First Three Minutes kitabında çok güzel ifade ediyor;

Evrenin böyle olması gerektiği için böyle olduğunu söylemeliyiz. Aksi halde, evrende bu soruyu soracak kimse olmazdı.

Evrenimiz tam olarak “olması gerektiği gibi”. Şayet evrenimiz şu an olduğu gibi olmasaydı hayat, moleküller, galaksiler, gezegenler hiçbir şey olmazdı. Bu mükemmel evreni, rastlantılar yaratmış olamaz. Zira fizikçi Michio Kaku der ki “Evrendeki hayat sayılamayacak kadar fazla şartın bir araya gelmesi sonucu oluşmuştur. Hayat son derece karmaşık moleküllerin fiziksel ve kimyasal şartlarının en ufak bir değişikliğe uğraması halinde değişemezdi.” Bu kadar çok etkenin bahis konusu olduğu ve bu etkenlerin hepsinin mükemmel seviyede olduğu düşünülünce “rastlantı” ihtimali çok saçma geliyor. Açıkça görüldüğü üzere evren bir tasarım, ve bu tasarımın bir tasarımcısı var. Ünlü İngiliz kozmolojist Martin John Rees’in 2002’de Bilim ve Teknik‘te yayınlanan makalesinden yapacağım çeşitli alıntılarla evrendeki tasarım gerçeğini ve ince ayarı göstermeye çalışacağım;

- Hidrojen atomları birleştiklerinde kütlelerinin 0.007’sini değil de 0.006’sını enerjiye dönüştürüyor olsaydı, bir nötron protona bağlanamaz ve evren yalnızca hidrojenden oluşurdu. Anlamı: ne kimya dediğimiz süreç ne de yaşamın varlığı. Tersine 0.008 olsaydı, bu kez Big Bang’de muazzam ölçülerde üretilen hidrojenden tek bir atom bile geriye kalmazdı. Yine sonuç: ne güneş sistemi ne de yaşam. 

- Kütle çekimi biraz daha güçlü olsa, evren kendi üstüne kapanarak çöker. Biraz daha zayıf olsa, hiçbir yıldız ve galaksi oluşamazdı.

- Evrenimizde uzay boyutlarının sayısı 3 olarak veriliyor (zamanla birlikte 4). Eğer bu sayı 2 veya 4 olsaydı, yaşam varolamazdı.

Evrendeki ince ayarı, şaşmaz dengeyi çok güzel özetlemiş. Alıntılarla devam etmek istiyorum. Yine S.Hawking’in Zamanın Kısa Tarihi kitabından;

Evrenin genişleme hızı o kadar kritik bir orandadır ki, Big Bang’ten sonra birinci saniyede bu oran eğer, yüz bin milyon kere milyonda bir daha küçük olsaydı, evren şimdiki durumuna gelmeden kendi içine kapanarak çökerdi.

Jean Guitton,  Grichka Bogdanov ve  Igor Bogdanov isimli bilim adamları tarafından yazılan “Tanrı ve Bilim” kitabından tefekküre yönlendirici bir alıntı;

Evrensel büyük değişmezlerin biri -örneğin yerçekimi sabiti, ışık hızı ya da Planck değişmezi- başlangıçta en ufak bir değişime uğrasaydı, evrenin canlı ve zeki varlıklar barındırmak için hiçbir şansı bulunmaz, hatta belki de evrenin kendisi ortaya çıkmazdı.

Yale Üniversitesi’nden Prof. Robert Adair The Great Design kitabında evrenin yaratılışını rastlantılara ve tesadüflere bağlayanlara çeşitli sualler yöneltiliyor;

Evrendeki elektron sayısı ile proton sayısı eşittir. Bu eşitlik nasıl izah edilecektir? Evrenin her yönüne egemen olmuş -270 derecelik fon ışıması, birbirinden milyarlarca ışık yılı uzaktaki galaksilerde de aynen geçerlidir. Evrenin farklı bölgelerinde birbirinden bağımsız olarak gelişen galaksilerdeki bu hassas benzerlik nasıl gerçekleşmiştir?

Hadiseye Allah’ı yani tasarımcıyı katmadan bu suallerin hiçbiri yanıtlanamaz. Ne kör tesadüf ne de bilinç evren kendi başına böyle bir mükemmelliği gerçekleştirebilir. Allah’ın varlığına ve varlığının delillerine inanmak istemeyen çeşitli kişiler evrendeki dengeyi, ölçüyü, ayarı açıklayamazlar, açıklamaya kalksalar da ancak “tesadüfe” bel bağlarlar. Oysa Tanrı ve Bilim kitabında verilen bir örnek evrendeki tüm bu ayarın rastlantıların sonucu olamayacağını çok yalın şekilde gösteriyor;

Evrenin ne denli akıl almaz bir incelikle ayarlanmış olduğu hakkında bir fikir vermek için dünyadan, Mars gezegeni üzerinde bir çukura topunu göndermeyi başarabilen bir golf oyuncusunun becerisini düşünmek yeter. Bu nedenler olanlar, başka türlü olamayacakları için oldukları gibidirler.

KAYNAKLAR

Zamanın Kısa Tarihi, Stephen Hawking

The First Three MinutesSteven Weinberg

The Great Design, Prof. Robert Adair

Tanrı ve Bilim; Jean Guitton,  Grichka Bogdanov, Igor Bogdanov

Bilim ve Teknik (Ağustos 2002), Martin John Rees

1 Yorum

Filed under Genel

Kozmoloji, Kur’an ve Dawkins’in cahil havarileri

Şüpheci Melek yine akıl dolu(!) bir yazı yazmış. Allah razı olsun kendisinden imanımı tazeledim bir kez daha. Muhterem blog yazarı bu sefer yeni iddia ile çıkmış karşımıza: “Kur’an-ı Kerim’e göre dünya düz”

Bu iddianın sorunlarına değinmeden evvel Şüpheci Melek’in yazısındaki devasa bir yanlışa dikkat çekmek istiyorum. Abartmadan söylüyorum; bir ilkokul çocuğu bu yanlışı yapmaz. Şüpheci Melek’in yazısından alıntılayalım;

Dünya’nın yuvarlak olduğunu göstermek  Macellan’a , Ay ve Güneş’in Dünya’nın etrafında dönmediğini göstermek de Galileo’ya kalmıştır.

Evet arkadaşlar, maalesef Şüpheci Melek, Ay’ın Dünya etrafında dönmediğini zannediyor böyle yanlış bir bilgiye sahip olmasının yanında Galileo’yu da buna ortak ediyor. Kendi safsatalarınıza bu büyük bilim adamlarını karıştırmayın bari. Lafta bilimin savunucususunuz, havarisisiniz ama bilimin en temel bilgilerinden yoksunsunuz. Bir de kalkmış Kur’an-ı Kerim’de “bilimsel hata” kovalıyorsunuz. Bilim sözcülüğünden önce katetmeniz gereken uzun yollar var.

Bu saçmalıktan sonra tekrar meseleye gelelim ve “Kur’an-ı Kerim dünyaya düz diyor” iddiasını inceleyelim.

Şüpheci Melek’in, Kehf Suresi 86.ayet ve başka bazı ayetlere “dayandırdığı” bu iddianın akıldan/izândan uzaklığını olaya akl-ı selim yaklaşan herkes görebilir. Öncelikle olaya dayanak teşkil ettiği söylenen Kehf Suresi 86. ayetin Türkçe mealine bakalım;

Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada (kâfir) bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik. (Diyanet İşleri)

Şimdi Şüpheci Melek’in bu ayeti nasıl yorumladığına bakalım;

Ancak ayetin manası, o zamanın coğrafya ve kozmoloji teorisini işin içine soktuğumuz zaman daha fazla tefsire, açıklamaya ihtiyaç bırakmayacak kadar netleşiyor.

Düz dünya teorisi.

Öncelikle şunu iyi anlamak erekiyor; neredeyse bu ayetin tüm tefsirlerinde ortada bir “mecaz” olduğu belirtiliyor. Her ne kadar yazıyı yazan kişi “tefsirlere gerek yok anlamı gayet açık” dese de; açık olan tek şey ayette mecaz ifadelerin olduğu. Bu mecaz ifadeleri görmezden gelmek “körlüğün” neticesidir. Gerçeklere gözleri kapamanın tezahürüdür. Bilimsellik adı altında nasıl şarlatanlık yapıldığının göstergesidir.

Hiçbir tefsire bakmadan, din alimlerinin açıklamalarını dinlemeden bu ayetten çıkarılacak iki husus vardır;

1. “Güneşi, balçıklı bir su gözesine batar buldu” demek Güneş’in Zülkarneyn perspektifinden nasıl göründüğünün mecazi bir anlatımıdır. Yani Zülkarneyn’in güneşi gördüğü esnadaki ortamın tasviri yapılmıştır. Güneşin o anki konumun su gözesine batıyor gibi oluşundan dolayı böyle bir mecaz anlatım vardır. Şu fotoğrafa bakın bir;

Sanki güneş denizin içine batıyor gibi. İşte bu ayet-i kerimede de böyle bir ân anlatılmıştır. Olayı “demek Kur’an dünyaya düz diyor”a çekmek über zorlama bir düşüncedir. Mantıkla, akılla ve tefsir ilmiyle bağdaşmaz.

2. Ayette kozmolojik bir bilgi verilmediği açıktır. Olay salt olarak yukarıda belirttiğim gibidir.

Kehf Suresi’nde iddia edilen gibi bir hatanın olmadığı açıktır. Kur’an-ı Kerim dünyanın düz olduğunu değil aksine geoit benzeri olduğunu dahi söyler. Kur’an-ı Kerim’in dünyanın geoit yapısına atıf yaptığı ayetlerine değinmeden önce Şüpheci Melek’in başka bir ayet ile ilgili söylediklerine cevap vermek elzem.

Diğer bir mevzu ise Yasin Suresi 40.ayet. Ayetin Türkçe meali şöyle;

Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir. (Diyanet İşleri)

Şüpheci Melek’in gülünç iddiası ise şu;

Dünya’nın merkezde Ay ve Güneş’in de Dünya’nın etrafındaki kubbe içinde dolaştığı düşünüldüğünde Yasin 40 çok fazla açıklamaya gerek kalmadan anlamlı hale gelmektedir.

Bu iddiayı ortaya çıkarmak için baya ıkınmak lazım. ŞM Hazretleri önce “Kur’an dünyaya düz diyor” diye buyurmuş sonra da bu buyruğuna kanıt aramış; bulamayınca da çarpıtmaya başvurmuş. Allahaşkına, Allah’a inanmıyorsanız da başka bir şeyin aşkına söyleyin Yasin 40’da hatalı olan ne?

Öncelikle ayette “Ay ve Güneş, Dünya’nın etrafında dolaşır” tipi bir açıklama yoktur. Bugün bilimin ulaştığı verileri söylemektedir o ayet ve Yasin Suresi. Ayette belirtildiği üzere Ay ve Güneş, yörüngelerinde yüzmektedirler. Bilim bunu söylemez mi? Ay’ın da, Güneş’in de bir yörüngesi yok mu? Herkesin kabul edeceği üzere Ay’ın da Güneş’in de yörüngesi var. O halde neden ayette “hata” arama derdindesiniz? Yoksa Güneş’in Ay’a yetişebileceğini, gecenin gündüzü geçebileceğini mi düşünüyorsunuz? Tekrarlıyorum; ayette bilim dışı tek bir ifade yoktur, dünya merkezli bir model sunulmamaktadır, bu ayet Kur’an-ı Kerim’in zamanı ve mekanı aşan bir kitap olduğunun göstergesidir. Ama tabii Ay’ın Dünya çevresinde dönmediğini zanneden kişilerin böyle hatalar(!) bulması normal.

Gelelim Kur’an-ı Kerim’de yer alan ve dünyanın geoit şekline atıf yapan ayete;

Naziat 30.ayet;

Ve yeryüzünü de bundan sonra yaydı, döşedi.

Burada “döşemek” olarak kullanılan “dehaha” kelimesinin Arapça’da yuvarlak bir şeyi sarmak için kullanıldığı bilinen bir gerçektir. Ve bu da İslam hakkındaki bir miti sonlandırmaktadır.



Özetle İslam asla dünyaya düz demez. İş bu ayetlerde hiçbir bilimsel hata yoktur. Bilimsel hata Richard Dawkins’in havarilerindedir…


21 Yorum

Filed under Ateist Yanılgılar

O mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler

Şair Hayalî‘nin çok derin anlamları bulunan bir beyiti her zaman dikkatimi çekmiştir. Şöyle der Hayalî o beyitte;

Cihân ârâ cihân içindedür arayı bilmezler

O mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler

Bu beyitin günümüz Türkçesi ile karşılığı şöyledir;

Cihanı süsleyen(Allah) cihanın içindedir ama (insanlar) aramayı bilmezler

Denizin içinde olduğu halde denizden habersiz balıklar gibi.

Günümüzde “ateist” olmak çok büyük bir mertebe gibi aksettiriliyor kamuoyuna. Medyada “ateistler daha zeki” tipi haberleri görmeye alıştık artık…  Oysa Ateistler’in nasıl bir yanılgı halinde oldukları açık. Bakıyorlar ancak göremiyorlar, “bakan-kör” misali dolaşıyorlar ortalarda… İşin daha kötü yanı ise kendilerini  “gerçeği bulmuş” kişiler olarak görmeleri. Kendilerini böyle görüyorlar, ancak gerçek başka; Ateistler Platon’un mağarasında gölge alemini, gerçek alem sanan insanlardan farksız…

Hayali’nin bahsettiği gibi Allah cihanın içindedir ancak Ateistler, cihanı süsleyeni aramayı bilmiyorlar. Belki de aramak istemiyorlar. Ne de olsa “hedonizm” üzerine kurulu her şeyi “haz alma” seviyesine indirgeyen bir felsefe sorumluluklardan kaçmak adına, cihanı süsleyeni aramak da istemiyor olabilir. Öyle ya da böyle Ateistler’in “deryada deryadan habersiz balıklar”dan en küçük bir farkı yok.

Bugün yalnız tasavvuf yahut felsefe “Allah cihanın içindedir” demez. Bilim de bunu der. Her ne kadar Ateist çevreler bilim Tanrı’yı bulduğunu görmese de kozmolojiden biyolojiye, genetikten fiziğe kadar birçok bilim dalı Tanrı’nın varlığını kanıtlayan deliller bulmuştur. Bu delilleri başka alemlerden değil yaşadığımız alemden bulmuşlardır.

Umarım Ateistler de bir gün cihan içinde Allah’ı aramaya koyulurlar. Ve umarım bakmanın ötesine geçerler…

2 Yorum

Filed under Genel