Kur’an-ı Kerîm’in Analizi ve Ateist Yanılgılar – 1

Herkesin “İslam âlimi” herkesin “müfessir” olduğu bir dönemde yaşıyoruz. İslam’ı ve onun getirdiklerini analiz etmek sanırım birileri tarafından hafife alınıyor. Oysa İslamiyet ve Kur’an-ı Kerîm öylesine girift bir yapıdadır ki ancak bu işin ehli kişiler gerekli yorumlamayı, analizi yapabilirler.

Yeni trende uyan bir blog yazarı da blogunda Kur’an-ı Kerim’in -sözde- analizini yapmış. Hem de kendi tabiriyle “geniş analizini” yapmış. Yazıyı okuduktan sonra yazarın ya “analiz” ya da “geniş” kelimesini bilmediğine kanaat getirdim. Gayet sığ ve klişe argümanlarla örülü bu yazı olsa olsa “geyik muhabbeti”nin ürünü olabilir.

  • Yazıyı en baştan incelemeye başlayalım;

Besmele gibi basit bir sözün (ayetlere nazaran), bu denli ayrı yorumlanıp farklı öğretilmesinin Kur’an’ın netlik ve mutlak anlamlı olmasına gölge düşürür. Bu Tanrı’nın kelamı kabul edilen kitabın tek sesli olmasına tersdir.

Kaldı ki başlı başına farklı tür fraksiyonlara (mezhepler) sebebiyet verecek bir din zaten yeteri kadar inandırıcı değildir.

Hud Suresi’nde, En’am Suresi’nde, Maide Suresi’nde ve Neml Suresi’nde “besmele”den bahsedilir. Ancak bu surelerin ilgili ayetleri okunduğunda besmelenin basit bir söz olduğu sonucu çıkmamaktadır. Aksine “besmele-i şerif”in önemli olduğu vurgulanır. Ayrıca diğer İslam alimleri ve önemli zâtlar besmelenin ehemmiyetinden bahseder. Misalen, Muhammed Hasan Zayfullah, iki ciltlik “Feyzü’l-Kadir li-Tertib ü Şerhi’l-Camiü’s-Sagir” eserinde şöyle der; “Besmele her kitabın anahtarıdır“. İslam alimlerinin böyle önemli bulduğu “besmele-i şerif”e basit bir söz demek gerçekten büyük maharet. Hacı Bektaş-ı Veli besmeleden yani “Bismillahirrahmanirrahim” sözünden 48 sayfalık tefsir yazmıştır. Velhasıl kat’i suretle besmele basit değildir.

‘Besmelenin farklı mezheplerce farklı yorumlanması’, ‘İslam’da mezheplerin olması’ vs. gibi durumlar İslamiyet’in inandırıcılığını, Kur’an-ı Kerim’in netliğini gölgelemez. Besmelenin ne kadar mühim ve komplike bir konu olduğunu vurguladık. Bundan mütevellit besmele ile ilgili imani olmayan küçük ayrışmaların olması, yorum farklarının doğması doğaldır. Zaten bu farklı yorumların tümü İslamiyet çatısı altındadır. Yani bir yorum ‘İslam-dışı’, diğer yorum ‘İslam’a uygun’ durumu yoktur. Keza mezhepler içinde durum aynıdır. Allah’ı bulmanın farklı yolları vardır. Sonuçta tüm yollar Allah’a çıkacaktır. Farklı mezheplerin olması İslam’ın inandırıcılığını zedelemez. Bediüzzaman Said Nursi’nin farklı mezhepler konusunda verdiği bir örnek gayet açıklayıcı niteliktedir;

“Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre beş hüküm alır. Önemli miktarda su kaybeden bir hastaya su içmesi vaciptir, şarttır. Yeni ameliyattan çıkmış bir hastaya zehir gibi zararlıdır. Tıbben ona haramdır. Diğer bir hastaya kısmen zararlıdır; su içmek ona tıbben mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir, tıbben ona sünnettir. Diğer birisine de ne zarardır ne de menfaattır. Tıbben ona mübahtır afiyetle içsin… İşte burada hak taaddüt etti, birden fazla oldu. Beşi de haktır. “Su yalnız ilaçtır, yalnız vaciptir, başka hükmü yoktur.”

Mezheplerin farklılığını eleştirmeden önce mezheplerin neden çıktığına bakılırsa aslında eleştirilerin boş ve âfâki olduğu görülür. Mezhep imamları içtihatlarını ve görüşlerini açıklarken “ben yeni bir mezhep kuruyorum haydi gelin!” dememiştir. Bu insanların vefatından sonra bu içtihatlar birleştirilmiş ve mezhepler oluşturulmuştur. Yani mezhep farklılığı demek içtihat farklılığı demektir. Bu içtihat ve rey farklılıkları da “imânî” konularda olmaz. Uygulanış tarzlarında farklılık vardır. Bu farklar Kur’an-ı Kerim’in net olmamasından değildir. Ahmed Şahin bu konuyu güzel bir şekilde açıklar;

“…İşte Kur’an’da da böyle çok manalı kelimeler vardır. Mezhepler de bu çok manalı kelime ve metinleri yorumlamaktan meydana gelmektedir. Nitekim kadına (temas) edenin abdesti bozulur manasına gelen ayetteki (temas) kelimesi de böyle çok manaya gelen bir kelimedir.
Bundan dolayı Ebu Hanife Hazretleri: “Ayetteki ‘temas’tan kasıt cinsel temastır, elin teması değildir ki, kadına el değince abdest bozulsun.” diyor. Bu itibarla erkeğin elinin kadına temasıyla (değmesiyle) Hanefi’de abdest bozulmuyor.
Şafii Hazretleri de diyor ki: “Temastan kasıt elin temasıdır. Bu yüzden abdestli olan erkeğin eli kadına temas ederse abdesti bozulur…”

Kur’an-ı Kerim gayet açıktır ama Ahmed Şahin dediği gibi Kur’an-ı Kerim’de geçen bazı kelimelerin birkaç anlamlı oluşu yorum farkına sebebiyet vermiştir. Mezhep hadisesinin özeti budur.

  • Yazıda bahsedilen diğer bir konu ise “gayb”. ;

 

Sıkça kullanılan bir telaffuzdur. “Göz önünde bulunmayan, gözle görülmüşcesine; kesin ve şüpheden uzak iman” anlamına gelmektedir.

Bunca sure ve ayet içerisinde mevcuttur. Birçoğu “gözle görülmeyen ama olduğu kesin” olana iman edilmesini emrediyor/telkin ediyor..

Peki bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz bir olaya/mekana/kişiye nasıl inanıp ve güven duyarsınız? Muhammed’in sıkça bahsettiği bu “gayb” nedir? Neresidir? Gözle görülemeyip, bilinemiyorsa ve mantık olarak orada olduğu varsayılıyorsa nasıl inanmanızı bekleyebiliyor?

“Gayb” meselesini anlayabilmek için Prof.Dr.Alaaddin Başar’ın “Gayba iman ne demektir?” yazısını okumak gerekir. Yalın, kısa ve özetleyici bir şekilde “gaybı” anlatmıştır Alaaddin Başar.

“Gayb” beş duyu organıyla algılanamaz, madde ötesindedir. Gözle görülmez. Lakin “görülemez” değildir. Elmalılı Hamdi Yazı 10 ciltlik “Hak Dini Kur’an Dili” eserinde şöyle der; “Bizce gayb, görülemeyen değil, görülmeyen demektir”. E.Hamdi Yazır bu cümlenin ardından daha mühim bir cümle söyler; “Biz delilsiz olan gayba değil, delili olan gayb-ı mâkule iman ediyoruz”. Elmalılı Hamdi Yazır “gayb-ı makul” ile “gayb-ı muzaf”ı kasteder. Gayb-ı muzaf demek “izafi gayb” demektir. İzafi yani muzaf gaybı da beş duyumuzla algılayamayız ama kanıtı vardır. Elmalı “delilsiz olan gayb” ile de “gayb-ı mutlak”ı kasteder. Gayb-ı mutlak hiçbir şekilde bilinemez, tefekkür edilemez ama gayb-ı muzaf algılama sınırına göre algılanır.

Bu mevzuda konuşurken algılamanın yalnız “beş duyu” içerisinde olmadığını anlamamız gerekir. Alaaddin Başar şöyle der;

“Sadece beş duyunun sınırları içinde dolaşan, onları aşamayan insanlar, hükmen hayvanlıktan kurtulmuş değillerdir. His ile bilme, hayvanların sahası; hissini akla hizmet ettirip anlama, kavrama ve nihayet inanma ise insanın vazifesidir.”

Filozofların bu konulardaki görüşlerine de bakmak da fayda vardır. Birçok önemli filozof beş duyumuzun algılayamadığı şeylere inanmış ve doğruluğunu düşünmüştür. Bu Antik Yunan’dan günümüze kadar gelen bir gelenektir. Özdekçiliğin(materyalizm) babası denen Demokritos dahi “ruh tasviri” yapmıştır. Oysa kimse “ruh”u görmüş değildir. Ama Demokritos bir şekilde beş duyumuzla algılayamadığımız ruhun şeklini çıkarmıştır. Platon’un “idealar dünyası”nın da beş duyu ile alakası yoktur. Rene Descartes, Immanuel Kant, Baruch Spinoza, Gottfried Leibniz ve daha birçok filozof algılamayı beş duyunun dışarısına çıkartmıştır. Emprist filozoflar bile anlamayı/algılamayı/inanmayı beş duyuya bağlamamıştır. Örneğin George Berkeley empirist felsfenin önemli temsilcilerindendir ama Tanrı’ya ve Platon’un “idealar dünyası”na inanmaktadır. Keza diğer bir empirst olan Francis Bacon “felsefede derinliğin, insanı dine yönelteceğini” söylemiştir.

Yani algılamak sadece beş duyu organımızla olmaz. Farklı şekillerde “bilinebilir, algılanabilir”. Alıntıladığım paragrafın sonunda yazar gaybın “bilinemeyeceğini” söylemiş. Oysa dediğim gibi gayb ikiye ayrılır. Gayb-ı mutlak bilinemez, gayb-ı muzaf bilinebilir. Ve zaten bizim iman ettiğimiz de gayb-ı muzaftır.

  • Değinilen başka bir konu ise “cinsiyetçilik(!)” (Bakara/282);

İslam dininin ticarette dahi kadınları koyduğu statüyü görüyoruz. Tek erkek ticari antlaşmalarda doğruluğuna güvenilen iki kadına eşit. Muhammed’in Tanrısı, yarattığı varlıklar arasında cinsiyetçilik anlayışı ile birini diğerinden üstün tutuyor.

Kadın fıratı gereği “hassastır”. Çevresinden daha çok etkilenmekte, telkinlere daha çok boyun eğmektedir. Adem ile Havva’nın cennetten atılmasının sebebi de Havva’nın şeytan tarafından kandırılmasıdır. Lakin İslamiyette bu hâl yüzünden kadınlar aşağılanmaz, ikinci konuma itilmez. Tahrif olmuş Hristiyanlık ve Musevilikte kadın her zaman erkekten daha aşağı olan bir konumdadır. Oysa İslam’da cinsiyetçilik yoktur. Kadınların bu tıynetlerinden dolayı “iki kadın şahit bir erkeğe” eşittir. İslamiyet’i hakkıyla bilen bir insan zaten cinsiyetçiliğin olmayacağını anlar. Nahl Suresi’nde şöyle buyuruyor Allah(c.c.);

“Erkek veya kadın, kim mümin olarak iyi bir şey yaparsa elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını, yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.”

Böyle birçok ayet, hadis örneği verilebilir. Ayrıca düşünürler de(örneğin Karen Armstrong) İslamiyet’in kadına birçok hak verdiğini dile getirmiştir. İslam’da cinsiyetçilik yoktur. İslamiyet kafirlere dahi saygı gösterilmesini emreder, böyle bir dine cinsiyetçi demek şaşırtıcı!

  • Kölelik konusuna gelirsek (Nahl Suresi 75/76);

Allah, kutsal kitabında köleliği açık bir dil ile destekliyor. Bu da yetmezmiş gibi, ayırdığı kimselere “rızık” verip, onları köle diye ayırdığı kişilerden üstün ve şerefli kabul ediyor. Kaldı ki yüce yaradıcının kendisi adalet ve eşitlik ile hükmetmesi gerekirse.. İkincil olarak engelli kimseleri değersiz ve aciz olarak nitelendiriyor. Kutsal kitabında dahi kendi yarattığına değer vermiyor ve işe yaramaz bir konuma koyuyor. Halbuki modern toplumlar bu kimseler için hukuksal alanda ayrıcalık dahi tanımlamıştır.

Gel gelelim Allah’ın yüce adaletine. Şimdi bakıldığında bu yüce adaletmi daha eşitlikçi yoksa moder toplum hukuku mu daha eşitlikçi ve düzen sağlayıcı. Ayrıca Allah bu durumda bile adil davranamazken hala kendisinin herşeyi bilen ve övülmesi gereken bir varlık olarak nitelendirilmesini bekliyor. Köleliği destekleyen ve engelli kimselere değer vermeyen bir Tanrı ne kadar övülmeyi hak eder?

Nahl Suresi’nin 75. ve 76. ayetleri “misal” sureleridir. Yani Allah(c.c.) misaller verir. Nahl Suresi’nin 75. ayetinde “hiçbir şeye sahip olmayan ve bir başkasının malı olan köle ile hürriyet sahibi olup çok malı olan bu malını da fakirlere dağıtan kimsenin” eşit olmayacağı söylenmiştir. Üstün olmak “takva” ile olabilecek bir iştir. Hür olup zengin olan kişi tabii ki Allah katında daha üstündür çünkü daha çok sevap işlemektedir. Allah(c.c.) bu hadiseyi kafirlerin durumuna örnek olarak vermiştir. Allah(c.c.) Allah’tan başka ilaha iman edenin; başkasının malı olan bir köle gibi olduğunu anlatmıştır. Hür olarak anlatılan kişiler ise Allah’a iman etmiş kişileri temsil etmektedir. Aslında müslüman köleler de bu ayetteki mecazi hür tanımı içerisine girmektedir.

İslamiyette kölelik tasvip edilen bir olay değildir. Muhammed Mustafa(sav) hadis-i şerifinde şöyle der;

“Kim Müslüman bir köleyi azat ederse onun her uzvuna karşılık azat edenin bir uzvunu, Allah Teala cehennem ateşinden kurtarır…”

Nahl Suresi’nin 76.ayetinde yine misal verilmiştir. İki adamdan bahsedilir. Biri dilsizdir, söz söyleyemez hiçbir şey beceremez. Bu tamamiyle şöyledir;

“Allah şu örneği verdi: İki kişi; bunlardan birisi dilsiz, hiçbir şeye gücü yetmez ve herşeyiyle efendisinin üstünde (bir yük), o, onu hangi yöne gönderse bir hayır getirmez; şimdi bu, adaletle emreden ve dosdoğru yol üzerinde bulunanla eşit olabilir mi?”

Bu ayette hiçbir şeye gücü yetmeyen, hayır gelmeyen insan ile “kafirler” kastedilmiştir. Engellilere karşı bir olumsuzluk yoktur. Ayette kişinin acziyeti ile dilsizliği arasında bir bağ yoktur. Eğer ayette ; “…birisi dilsiz, hiçbir şeye ‘de’ gücü yetmez…” denseydi bu eleştiri haklı olurdu. O ayette “-de” eki olsaydı kişinin dilsiz olmasının hiçbir şeye gücü yetmemesi ile eşdeğer tutulduğu sonucuna varılırdı. Lakin birbirinden bağımsız şeyler. “Dilsizlik” ayette kafirlerin “dil ile ikrar etmeyerek” imanın bir bölümünü yerine getirmeyişlerini vurgulamak için kullanılmış olabilir.

  • Çok eşlilik yanılgılarına bakalım (Nisa Suresi/3);

Muhammedin Tanrı’sı ne kadar cömert! Gücün varsa eğer, kadınlardan bol miktarda nikah edebilirsin.. Kadınların islamda ki yerini bu sure açık bir dil ile anlatmaktadır. Medeni kanun hukukuna göre kadın ve erkek eşittir ve tek eşlilik kabüldür. Kadından bir kaç adet nikahlanabiliyor, lakin erkekten nikah edilemiyor. Allah yarattığı kadınına ne kadar değer veriyor! İslam hukuku çok eşliliği normal karşılıyor. Zira kadınların yeri her zaman ikinci planda tutulmuş, erkekler için birer obje gözüyle değerlendirilmiştir.

İslam’da çok eşliliğe iki durumda izin veriliyor bir “sağlık” konusunda iki ise “koruma-kollama” konusunda. Karısının cinsî rahatsızlık bulunan vs. erkekler çok eşli olabilirler. Tabii her karısına adaletli davranarak ve her karısının rızasını alarak. Bir de bu ayette belirtildiği üzere yetimleri koruyup-kollamak adına çok eşlilik olabilir. O da”yetimlerin hakkını gözetemezseniz” şartına bağlanmıştır. Yani yetimleri nikah altına almadan da çok rahat gözetebileceğin halde sırf nefsi duygulardan ötürü çok eşli olmak İslamiyette yoktur. İslamiyette erkek bazı durumlarda çok eşli olabilir ama kadın çok eşli olamaz. Bu eşitsizlik midir? Hayır. Kadın fıtratı gereği çok erkekle olamaz. Dini konuya dahil etmeden baktığımızda dahi kadının çok eşli olmasının mümkün olmadığını görüyoruz. Erkeğin çok eşliliği demek kadının ikinci plana atılması demek değildir. “Kadının rızasının alınması” ve “kadınlar arasında adaletin sağlanması hükümleri” bunu doğrulamaktadır.

Ayrıca bugünkü kanunlarımızda “çok eşlilik” yasak değildir ama “birçok kişi ile cinsi münasebet” de bulunmak da yasak değildir. Evli birinin başka bir kadınla beraber olmasının hukuki bir yaptırımı yoktur.

  • İslam’da suçlulara verilen cezalar (Maide Suresi 33/38);

İslam’ın Allah’ının adaleti kan ve vahşet ile işliyor. Vaktinde Muhammed kendine karşı koyulmasını önlemek amacı ile bu tür sureler yazmış/indirmiş olduğu çok açık. Bulunduğu konumun tehlikeli olduğunun farkına varan Muhammed bu tür caydırıcı vahşi cezalar ile insanların gözlerini korkutmak istemiştir. Başarmıştır da. Kendisine karşı koyan insanları birde ahiret’te azap beklediği konusunda uyarmıştır. Ne yüce ahlak sahibidir o! Kaldı ki İslam hoşgörü dinidir. Hırsızlık yapacak kişilerin sorgu ve sualleri sonrası suçlarının sabit görülüp ellerinin kesilmesi kadar gaddar bir zihniyete sahip bu adamın yüce ahlak sahibi olması, doğrusu beni çok düşündürüyor.

Maide Suresi 33.ayetinde Allah ve Resulüne karşı savaşanların öldürülmesi gerektiği söylenmiştir. Dikkat edilmesi gereken husus “Allah ve Resulüne karşı gelenler” denmemiştir, “savaşanlar” denmiştir. Ayrıca Allah ve Resulüne karşı savaşan herkese de bu yaptırımlar uygulanmamıştır. Peygamber Efendimize karşı fiziki saldırıda bulunan insanlar dahi öldürülmemiştir. Maide 38’de ise hırsızların ellerinin kesilmesi söylenmektedir. Ayette “ibretli ceza” denmektedir. Yani hırsızlık yapmak isteyen başka kişilere örnek olması için bu hüküm koyulmuştur. İçtimai hayatın düzenini sağlayan bir kuraldır. Sonuçta ortada bir suç ve suçlu vardır daha da önemlisi huzurun sağlanması gereken bir toplum vardır. Bu hükümlerin amacı budur. Bugün dahi dünyada çok farklı yaptırımlar vardır. Birçok ülkede birçok farklı yaptırım vardır. ABD’de elektrikli sandalyede infaz, ilaçla infaz gibi çeşitli metodlar vardır. Yani suçluya ceza verme doğal bir şeydir, yadırganması gereken bir durum yoktur.

About these ads

3 Yorum

Filed under Ateist Yanılgılar

3 responses to “Kur’an-ı Kerîm’in Analizi ve Ateist Yanılgılar – 1

  1. emrullah

    yazındaki yanılgıları ve doğruları keşfederek ilerliyordum ki sorularlaislamiyete link verdiğini gördüm ve seni okumaktan vazgeçtim. o kadar saçmalığın içine dalmışsan zaten hatalarını anlayamazsın. benim cahilane uyarılarım sana bir hakaret gibi gelir. yinede sen kur’an-ı kerim’e göstermen gereken ayrıcalığı bir düşün derim. böylece ateistler de seni anlamakta zorlanmazlar.

  2. En güvenilir Türkçe İslami kaynaklardan biri “Sorularla İslamiyet” sitesidir. Sitede sırf görüşünüze, fikrinize uygun düşmeyen şeyler var diye o yapılanmayı ebleh ilan edemezsiniz. Eğer bu siteye saçmalık derseniz size sorarım “dini eğitiminiz yahut ihtisasınız ne kadar ki, profesörlerin/uzmanların yazdığı bir siteye saçmalık diyebiliyorsunuz”?

    Benim kaynaklarım da hiçbir sorun yok ama maalesef ateistlerin kaynakları, “komedi”den öteye geçemiyor. Mesela “Tanrıya doğuştan inanırız – 2″ isimli yazıma bakarsanız, ateistlerin ne denli kaynak sıkıntısı çektiğini ve asla kaynak olamayacak yerleri kaynak olarak addettiklerini görürsünüz.

    Bu noktada benim hiçbir sıkıntım yok ve “Sorularla İslamiyet” sitesinde de herhangi bir sorun yok…

  3. Yani okudum ettim biraz ama Allah’a karşı savaşanlar kısmında eksiklikler var. Burada tam olarak Allah kasıt edilmediğini düşünüyorum. Şeytana tapan ve ona kulluk eden kimselerin yer aldığını daha çok düşünüyorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s